20 Kasım 2012 Salı

10 Kasım ve Kasımpatılar

Yıllar önce / ilkokul yıllarımda/ her 10 Kasımda okullarımıza, ellerimizde bir demet kasımpatı ile giderdik.Okul salonundaki  ve sınıflarımızdaki Atatürk Köşelerini süslemek için.Öğretmenlerimiz ''çiçek getirin'' dediklerinde , neredeyse herkes kasımpatı getirirdi. Diğer tür çiçekler çok azınlıkta kalırdı.Mevsim itibariyle kasımpatının zamanı olmakla beraber, sanırım bahçelerimizde en çok kasımpatı olurdu.
10 Kasım sabahları hep hüzünlü olurduk. O gün, beyaz yakalarımızı takmazdık siyah formalarımızın üzerine.Yas günüydü. Her zamanki cıvıltılı seslilik olmazdı. Yaramazlık yapmak içimizden gelmezdi. Hiçbir zaman görülemeyecek bir sessizlik olurdu koridorlarda, sınıflarda. Yaşımız çok küçük de olsa, günün anlam ve önemini -yaşımıza göre- bilirdik.''Ata'mız,Atatürk'ümüz ölmüştü. Yurdumuzu düşmanlardan temizleyen, bizlere bayramlar armağan eden büyük insan''.Nasıl üzülmezdik ki?
O sessizlik ve hüzün ortamında bizleri biraz olsun rahatlatan /teselli eden/ bir şey vardı: Kasımpatı kokuları..
Yüzlerce öğrencinin getirdiği bir sürü kasımpatı kokusu, okulun  havasını kaplardı.
Kokuların hafızalarda derin yer tutuğunu okumuştum bir yerde.Doğrudur. Kasımpatı kokusunu aldığım zaman
çocukluğumun 10 Kasım törenlerine giderim birden. Yaşım  65 oldu. Bu 10 Kasım'da yine kasımpatı kokularıyla eskilere gittim. Kokladığım kasımpatıların resmini yapmak istedim.
Resmi yaparken Ata' mı düşündüm sık sık. Çocukluğumun Atatürk'ü bizi düşmanlardan kurtaran, bizlere bayramlar armağan eden büyük insandı. Ata'mızın bu eşsiz değerlerden çok ,çok daha fazla olduğunu büyüdükçe, yaşadıkça öğrendim.

29 Nisan 2012 Pazar

Haşaş Çiçekleri

Haşaş bitkisi yurdumuzun İçanadolu Bölgesinin batı illerinde yetiştirilir.Bitkiden haşaş tohumu, haşaş yağı ve afyon elde edilir.Gelincikgiller ailesinden olan haşaş bitkisi, çiçek zamanı  tarlaları çiçek bahçesine çevirir.Beyaz ve mor- kırmızı/ eflatun renkli çiçekler,  insanda resim yapma isteği uyandırırlar.

27 Nisan 2012 Cuma

Ninemin Bahçesi

Doğduğum köy, (Seyitgazi- Değişören köyü ) kurak bir köydür.
1878 yılında, ilk büyük Balkan göçünde; dedemin dedesi, Silistre Tekkederesinden (bugünkü adı Valea Tapuluı)den akrabalarıyla birlikte gelerek burayı yurt edinmişlerdir.
Bana göre onlar, dünyanın en çalışkan insanlarıydı.Çocukluğumun ilk yılları köyde geçti.Oradaki yaşantıya yakından şahit oldum.
Bu sayfamda sadece babamın annesi Zühre Ninemden bahsedeceğim:
Ninem de herkes gibi güneş doğmadan kalkardı.Genellikle ilk işi,köyün ortasındaki pınardan su taşımak olurdu.Kalın bir değneğin iki ucuna takarak omuzuna astığı kovalarla taşırdı suyunu.Sonra ince süpürgeyle sundurmayı, büyük çalı süpürgesiyle de avluyu süpürürü.Kümesi/ tavukları yoklar,kedinin, köpeğin yiyeceklerini verir,koyunlarla ilgilenirdi. Atların ve ineklerin bakımı daha çok erkeklerin işiydi.
Ninem daha sonra kahvaltı hazırlığına geçer, aynı zamanda kıra gideceklerin öğle yemeğini de yapmağa çalışırdı.Kıra gidenler köyün yakınındaki tarlalarda çalışacaklarsa, yemekler taze taze ve öğle üzeri oraya getirilirdi.
Ninemin rutin işleri arasında un elemek,ekmek hamuru karmak,hamuru ''Tandırcı Ayşe''nin fırınına   götürüp pişirmek,süt sağmak, yoğurt çalmak,peynir mayalamak,çökelek yapmak, koyunları çobana, inekleri sığırtmaca katmak,akşam üzeri hayvanlar kırdan döndüğünde onları sayarak kontrol etmek,eve gelmemiş hayvan varsa onu arayıp bulmak- zamanıysa- kuzuları anneleriyle buluşturup emzirilmelerini sağlamak...gibi bir çok iş vardı.Daha taşıma suyla yapılacak çamaşırı, bulaşığı, gerektiğinde kılık kıyfet dikmek için dikiş makinesine oturma, yün eğirme, sökük dikme, yama yapma, örgü yapma, evin temizliği...gibi işleri saymıyorum.Kısacası ninemin hergün binbir çeşit  işi olurdu.
Ninem bütün bu işlerin arasında, bütün zorluklarına rağmen bir de bahçe yapardı.Sundurmadaki onlarca çiçek saksısının yanında, iki avluda çeşitli bitkiler yetiştirirdi.Çeşitli sebzelerle birlikte güller, sümbüller, laleler, zambaklar ve kokuları iğde kokularına karışan ama bazılarının adlarını bugün bile hala bilmediğim çeşit çeşit bitkiler, çiçekler..O çorak, o adeta çölü andıran toprakta; sadece köy pınarından kovalarla ve omuzuyla taşıyarak getirdiği suyla sulayabildiği bitkilerden, çiçeklerden bir cennet yaratırdı.
Ben o zaman 3-5 yaşlarındaydım.Ninemin hep yanındaydım.Elimden pek iş gelmese de ninemle pınara gider, onun suyu çekişini, kovalara boşaltışını, o kovaları  omuzuna alıp eve getirişini seyrederdim.Ona bir çeşit arkadaşlık yapardım.Ninemin binbir zahmetle getirdiği suyu, çiçeklerin bir solukta içtiğini hala görür gibi olurum.Bu zorluk ve güzellik savaşını hep güzellik kazanırdı.Her renkten, her çeşit güzel kokudan oluşmuş cennetimiz bize büyük keyif ve mutluluk veriyordu.Yaşama sevinci veriyordu.Burda  biraz oturur dinlenirdik.Ben buraya bazen yanlız gelir, çimenlere uzanırdım.Gözlerimi kapayıp diğer duyularıma odaklanırdım.Tarifi zor , inanılmaz güzel bir koku kokteyli ve bal arılarının telaşlı ama dost vızıltıları.Buna karışan kuş sesleri..Bundan daha güzel ne olabilirdi ki?
Ninemin adeta ibadet eder gibi yaptığı , ilgilendiği bahçesinin bende izleri derindir.Doğa sevgisinin, çiçek sevgisinin, belki de resim sevgisinin kaynağıdır.Çoğu zaman çiçekler bana ninemin bahçesini hatırlatır.Çiçekleri koparmaya kıyamam. Resimlerini yaparken bile onların canlı modeller olmasını yeğlerim.Çiçekleri dallarında ya da toprağında olduğu halde resmederim..

22 Nisan 2012 Pazar

Kır Çiçekleri




Doğanın ektiği, suladığı, baktığı, koruyup kolladığı kır çiçeklerini görür ve düşünürüm bazen: Biz evlerimizdeki ,bahçelerimizdeki bitkileri ne kadar titiz davransak da-bazen, hatta çoğu zaman-çok uzun süre koruyamıyoruz. Bizim ekip diktiğimiz, bakımını yaptığımız bitkiler; kır çiçeklerine göre daha naziktirler deye düşünürüm. Kır çiçekleri güçlüdürler, kolay kolay pes etmezler.İklim şartları pek uygun gitmediği zamanlar bile soğukla, sıcakla,kuraklıkla mücadele etmeyi bilirler.Sonuçta hep ayakta kalırlar.Zamanı geldiğinde, kırlarda,bağlarda, bahçelerde, dere kıyılarınada,  dağlarda, tepelerde, tarlalarda yerlerini alırlar.Yaşama öylesine tutkunlardır, azimleri öyle güçlüdür ki; tutunmak için uygun bir  yer bulamazlarsa, çatlamış bir kaya içindeki bir tutam toprağı kendilerine yurt edinirler.Başarmış olmanın keyfiyle o kaya çatlağından  başlarını çıkararak, etrafa gülücükler gönderirler..

21 Nisan 2012 Cumartesi

Safranbolu

Karabük ilimizin tanınmış ilçesi Safranbolu; mimari yapısıyla yurdumuzun korunmuş bir köşesidir.
Safranbolu'ya geldiğimizde, sanki zamanda 100 yıl geriye gittiğimiz hissine kapıldım.Az katlı eski Türk evleri, dar sokakları, taş kaldırımları ile sessizlik ve sükünet içinde adeta yavaş akan bir zaman..

Safranbolu günümüzün hızlı, telaşlı yaşamına karşın; insana dinginlik, huzur veriyor..

Sarı- Mor Natürmort

Çiçekler- aslında- dalında, toprağında güzeldir.Ama bazen, çiçekten daha değerli insanlara hediye etmek için-istemeden de olsa-onları koparmak zorunda kalabiliriz.Koparılmış,vazoya konmuş böyle bir demetin''Biraz daha yaşasın deye'' resmini yapmağa çalıştım.

19 Nisan 2012 Perşembe

Papatyalar







 Sarı- beyaz renkleriyle bahar tablosunu canlandıran çiçeklerdir papatyalar.Saflık, temizlik sembolüdür.Ama bahar gibi, ömürleri de kısadır.

Gelincikler




Bahar geldiğinde ortalık yeşillenir.Ağaçlar, kırlar,hatta tüm çevre yeşil renge bürünse bile, tabloda bir eksiklik vardır.Yeşil soğuk renktir.Soğuk bahar tablosunun biraz ısınmaya, renk yönünden biraz dengelenmeye gereksinimi vardır.Yeşile en uygun olanı da, yeşilin tamamlayıcı rengi olan kırmızıdır.Kırmızı rengin en güzel temsilcilerinden olan gelincikler, işte tam bu noktada ortaya çıkarlar.Nerdeyse tamamı yeşile boyanmış olan bahar tablosuna, kırmızılar serpiştirmeğe başlarlar.Tablo birden canlanır, güzelleşir,tamamlanır.Bahar resmi yapmak isteyenlere ilham vermeğe başlar..

18 Nisan 2012 Çarşamba

Ayçiçekleri

Ayçiçekleri beni çok etkilemiştir.Sanırım, doğaya ilgi duyan herkesi de etkilemiş ve etkilemektedir.Resim yapan birçok kişi, ayçiçeklerinin resmini yapmıştır.En güzelleri şüphesiz Van Gogh'a aittir.
Her bitki güneşten, ışıktan az çok etkilenir.Ama  ayçiçeği için güneş/ ışık/ aydınlık olmazsa olmazdır.O güneşe/ aydınlığa sevdalıdır.Güneşin hasretine bir geceliğine bile katlanamaz.Her sabah, daha güneş doğmadan yönünü doğuya çevirir.Güneşin yollarını gözlemeğe başlar.Heyecanla, onun ufukta görünmesini bekler.Güneşin doğuşu ile beraber, ona odaklanır,gözlerini kırpmadan, hiç yorulmadan bütün gün  onu takibeder.Bu arada ,rüzgar kendisini rahatsız bile etse; ona da aldırmaz.Kafasını başka yere çevirmez.Güneş batıya ulaştığında ,ayçiçeğinin de yönü batıyadır.Güneş ,ufuk çizgisine doğru inerken; ayçiçeğinin de boynu bükülür, başı eğilir.Bütün keyfi kaçar.O ışıklı yüzü hüzne bürünür.Çünkü artık loşluk,karanlık, hüzün zamanı başlamıştır.Umut artık, sabahtadır, aydınlıktadır.
Bu ışık aşığı,aydınlık aşığı çiçekten öğreneceğimiz şeyler var..

12 Nisan 2012 Perşembe

Bahar,Rüzgar ve Çiçekler

İlkbahar , bana göre en güzel mevsimdir.Ülkenin birinde insanlara yaşları sorulurken; ''kaç yaşındasın?'' diye değil de ''kaç bahar yaşadın'' diye sorarlarmış.Bence mantıklı bir soru.İnsanlar, yaşadıklarını en güzel şekilde ilkbaharda hissederler sanırım.İlkbaharda bir yaşama sevinci, bir uyanış, bir harekete geçiş vardır.Doğa ile birlikte insan ruhu da canlanır.Her nekadar ''Bahar Yorgunluğu'' diye bir deyim olsa da; bence bu huzur nedeniyle gevşemedir.












Baharda rüzgarla çiçeklerin ilişkisine hiç dikkat ettiniz mi?Çoğu zaman rüzgar,çiçekleri adeta incitmekten korkar gibi yavaş yavaş okşar.İster ki çiçekler kokularını sadece kendilerine saklamasınlar; çevrelerine de saçsınlar.Kış melankolisi ile bunalmış ruhlar, bu güzel kokularla yeniden şenlensin.Bazen çiçeklerin nazlanmasından mıdır,ya da rüzgarın sabırsızlığından mıdır  nedir bilinmez;rüzgar haşinleşir fırtınaya dönüşür.Çiçekleri hırpalamaya başlar.Kokularını,rahiyalarını zorla almağa çalışır. Rüzgarla  çiçeklerin tartışması elbette bir müddet sonra bitecektir.O zaman her çeşit çiçek kokusu etrafı kaplar.Kış melankolisi gider, yerine bahar sevinci/ yaşama sevinci gelir..

11 Nisan 2012 Çarşamba

Yedi Göller


Yedi Göller bölgesi, cennet yurdumuzun çok ilginç bir bölgesi.Her mevsim güzeldir mutlaka ama, özellikle sonbaharda çok güzel oluyor.Yedi Göllerin sonbahardaki renklerini başka yerde görmedim.Göreceğimi de sanmıyorum.Her rengin bütün tonlarını, özellikle yeşilin,sarının, turuncu, kırmızı ve kahve renginin her tonunu görmek mümkün orda.Derler ki:''Gözlerimizle  her rengin 3600 çeşit tonunu seçmek mümkünmüş.''Sanırım işte bunu görebilirsiniz Yedi Göllerde.Tabi ki bütün bu renkleri tablolara aktarmak öyle kolay bir iş değil.Ama ben elimden geleni yapmaya çalıştım..

Datça


Uzun yıllardır tatillerimizi geçirdiğimiz Datça' nın doğal güzellikleri, eski taşevleri beni çok etkiledi.Begonvillerle süslü taşevlerini, kekik, adaçayı, karabaşotu ve daha nice hoş kokulu bitkilerle dolu olan ormanlarını tablolara aktarmaya çalıştım.

Atatürk (Kuru pastel kalem çalışması)

Atatürk (Pastel portre çalışması)

Özgeçmiş

Resim yapmaya 1965 yılının sonbaharında başladım.O yıl öğretmen okulunu bitirip ,köy öğretmeni olarak göreve başlamıştım.Okul zamanının dışındaki boş zamanları resim yaparak değerlendirmek istiyordum.İlk maaşımla bir yağlıboya takımı ve tualler almıştım.Resim yapmayı seviyordum.Şanslı öğrenciler olarak , hem öğretmen hem de sanatçı öğretmenlerimiz olmuştu.Naime Saltan, Ali Demircioğlu gibi tanınmış hoca ve sanat insanlarından resim sevgisi/ ilhamı/ hevesi almıştım.
Önceleri ,sevdiğim insanların  yağlıboya portrelerini yaptım.Sonraları doğaya yöneldim.Ağaçlar,çiçekler , kırlar,dağlar,taşlar...Bu konuları seviyordum.Halen de resimlerimin en başta gelen konuları bunlardır.
Aralıklı da olsa tam 28 yıl yağlıboya çalıştım.Bu arada resim sergilerini gezerek, ustaların resimlerini inceleyerek bilgimi ve becerilerimi arttırmaya çalışıyordum.Ama istediğim gibi, hayal ettiğim gibi resimler çıkmıyordu.
Emekli olduğum 1992 yılında, resme daha çok zaman ayırmak, bu işi daha iyi yapabilmek çabasına girdim:Prof. Dr. Sayın Oya Kınıklı' dan  resim kursları almaya başladım.Bu çalışma bir yıl sürdü.Resim yapmanın aslında bir bilim olduğunu,bunun içine başta renk bilimi olmak üzere; geometri,kimya ve birçok konunun girdiğini, kısacası bu işin pek kolay olmadığını öğrendim.Resim yapma isteği ve varsayalım yeteneğin, iyi resim yapmaya yetmediğini öğrendim.
Bilmediklerimin farkına vardığımda, bunları öğrenme çabasına girdim.Özellikle renk konusu beni hayrete düşürdü:Ben buna ''Renklerin Trafiği'' adını yakıştırdım.Kısaca şöyle açıklayayım:Renklerin kendilerine göre bir trafiği, bir dünyası, kuralları var.Buna dikkat ederek renkleri kullanabilirseniz, harika resimler yapabilirsiniz.Tersi olursa , nekadar uğraşırsanız uğraşın, çizgileriniz ne kadar güzel olursa olsun, iyi resim yapmanız mümkün olmuyor.Oya Hanım'dan bunları öğrendikten sonra resimde yol aldığımı gördüm.
Yağlıboya ile istediğim renkleri bulmakta güçlük çekiyordum.Bu arada Sayın Ünsal Kınıklı'dan pastel resim kursları aldım.İstediğim renkleri bulma ve kullanma konusunda pastel çalışmanın daha avantajlı olduğunu gördüm.Kendime özgü teknikler geliştirerek istediğim renkleri bulma ve kullanma konusunda daha iyi olmaya başladım.Bugün  artık, hemen hemen istediğim her rengi bulup kullanabiliyorum.
2006 da ilk kişisel sergimi açtım.Eskişehir Devlet Güzel Sanatlar Galerisindeki bu sergim bana büyük moral verdi.İkinci kişisel sergim 2010 yılında ve Eskişehir Espark AVM' de gerçekleşti.Yeni sergiler için çalışmalarıma devam ediyorum.
Bu köşemde özgeçmişimi sizlerle paylaşayım dedim.Ama asıl amacım; resimlerimi sizlerle paylaşmak.Yorumlarınızı almak.İnsanlarla, resme ve doğaya ilgi duyan herkesle diyalog kurmak.Resimler benden, yorumlar sizden.. 11-04-2012    (saimkarausa@yahoo.com) GSM : 05327203325